İlhan İŞMAN
Uluslararası sistem yeniden şekilleniyor. Bu cümle artık sık tekrarlandığı için yıpranmış görünebilir. Ancak gerçekliğini kaybetmiş değil. Soğuk Savaş sonrasında kurulan dengenin aşındığı, küreselleşmenin sorgulandığı, jeopolitiğin yeniden merkezî hale geldiği bir dönemden geçiyoruz. Böylesi zamanlarda devletlerin karşı karşıya kaldığı temel soru şudur: Sürecin öznesi mi olacaklar, nesnesi mi?
Türkiye’ye bu çerçeveden bakıldığında, tartışmanın özü “masada mıyız, menüde miyiz?” sorusunda düğümleniyor. Bu, hamasi bir soru değildir. Aksine, jeostratejik gerçekliğin sadeleştirilmiş ifadesidir. Çünkü yeni dönemde devletlerin ağırlığı, yalnızca askeri kapasiteleriyle değil; kriz yönetme becerileri, ekonomik dirençleri, kurumsal öngörüleri ve diplomatik esneklikleriyle ölçülüyor.
Türkiye’nin elindeki ilk büyük imkân coğrafyasıdır. Bu sadece bir harita bilgisi değildir. Anadolu, Avrupa ile Asya arasında bir geçiş hattı olduğu kadar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz arasında bir temas alanıdır. Enerji yolları, ticaret koridorları, göç rotaları ve güvenlik hatları bu coğrafyada kesişmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin bulunduğu yer, ona sadece risk değil, aynı zamanda ciddi bir stratejik kaldıraç da sunmaktadır.
Buna devlet tecrübesi ekleniyor. Türkiye, yakın çevresindeki krizleri okuyabilen bir diplomatik hafızaya sahiptir. Suriye’den Karadeniz’e, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş kuşakta sahayı da masayı da tanıyan az sayıda aktörden biridir. Askeri kapasitesi, savunma sanayisindeki ilerleme ve kriz bölgelerinde operasyonel tecrübe kazanmış olması, bu tabloyu tamamlayan unsurlardır. Başka bir ifadeyle, Türkiye’nin güçlü yönleri küçümsenecek nitelikte değildir.
Fakat jeopolitik değer ile stratejik sonuç arasında otomatik bir ilişki yoktur. Coğrafya size imkân verir; ama onu sonuca dönüştürecek olan kurumsal kapasitedir. Bu noktada Türkiye’nin zayıf yönleri de soğukkanlı biçimde görülmelidir. Ekonomik kırılganlık, dış politikadaki manevra alanını sınırlayan temel değişkenlerden biridir. Enerjide dışa bağımlılık, yalnızca ekonomik değil, siyasi maliyet de üretmektedir. Hukuk güvenliği ve kurumsal öngörü konusundaki tereddütler ise uzun vadeli stratejik güven inşasını zorlaştırmaktadır.
Burada meselenin özü şudur: Büyük hedefler ilan etmek başka şeydir, o hedefleri sürdürülebilir devlet politikalarına dönüştürmek başka şey. Dış politika, zaman zaman sert güç kullanmayı gerektirir; ancak kalıcı etki, yalnızca güç gösterisiyle değil, güven üretme kabiliyetiyle sağlanır. Güven üretmeyen devlet, etkisini artırsa bile bunu kalıcılaştıramaz.
Türkiye’nin önünde fırsatlar da bulunuyor. Küresel tedarik zincirlerinin yeniden düzenlenmesi, enerji güvenliğinin öne çıkması, Avrupa’nın yakın üretim merkezlerine yönelmesi ve bölgesel orta güçlerin önem kazanması Türkiye için yeni alanlar açıyor. Türkiye, uygun bir stratejik çerçeveyle lojistik üs, enerji merkezi, arabulucu aktör ve bölgesel üretim platformu olabilir. Özellikle büyük güç rekabetinin sertleştiği bir dönemde, ara denge kurabilen ülkelerin değeri artıyor.
Ancak fırsatların bulunduğu yerde tehditler de büyüyor. Türkiye’nin çevresindeki güvenlik kuşağı son derece kırılgan. Suriye meselesi kapanmış değil. Karadeniz’de savaşın etkileri sürüyor. Doğu Akdeniz’de rekabet bitmiş değil. Göç baskısı devam ediyor. Enerji, gıda ve su güvenliği artık klasik güvenlik anlayışının ayrılmaz parçaları haline gelmiş durumda. Buna siber tehditleri ve hibrit savaş yöntemlerini de eklemek gerekiyor. Dolayısıyla Türkiye, yalnızca eski tip jeopolitik risklerle değil, yeni nesil çok katmanlı tehditlerle de karşı karşıya.
Bütün bu tablo bize şu gerçeği gösteriyor: Türkiye ne otomatik olarak masadadır ne de kaçınılmaz biçimde menüdedir. Bazı başlıklarda güçlü biçimde masadadır. Hatta zaman zaman oyunun ritmini etkilemektedir. Fakat bazı alanlarda, iç kırılganlıkları nedeniyle dış gelişmelerin basıncına daha açık hale gelmektedir. Bu nedenle asıl mesele, Türkiye’nin davet edilip edilmemesi değildir. Asıl mesele, davet edildiğinde ne kadar belirleyici olduğu; edilmediğinde ise nasıl alan açabildiğidir.
Jeostratejik SWOT tablosu da zaten bunu söylüyor. Güçlü yönlerimiz var: coğrafya, devlet hafızası, askeri kapasite, diplomatik esneklik. Zayıf yönlerimiz de var: ekonomik kırılganlık, kurumsal dalgalanma, öngörü sorunu. Fırsatlar önümüzde duruyor: enerji, lojistik, arabuluculuk, bölgesel tedarik merkezi olma potansiyeli. Tehditler ise kapımızda: savaş kuşağı, büyük güç rekabeti, göç baskısı, yeni güvenlik riskleri. Stratejik başarı, bu dört başlığı aynı anda yönetebilme becerisinden doğar.
Sonuç olarak Türkiye için mesele bir tercih kadar bir kapasite meselesidir. Masada olmak, sadece tarihî mirasın ya da coğrafi avantajın doğal sonucu değildir. İçeride sağlamlık, dışarıda denge, ekonomide dayanıklılık, diplomaside tutarlılık gerektirir. Yeni dünya düzeninde ağırlık sahibi olmak isteyen ülkeler için temel ölçü budur.
Bu yüzden soru artık şuna dönüşmüştür: Türkiye masada mı, menüde mi? Cevap şudur: Her ikisinin arasında salınan bir potansiyel durumunda. Hangi tarafa geçeceğini ise hamaset değil, stratejik akıl belirleyecek.


Yorumlar kapalı.