
Doç.Dr. Metin Meriç
Yapay zekâ artık bir teknoloji başlığı değil; ülkelerin kalkınma kaderini belirleyen ana eksenlerden biri. Dünya Bankası adına hazırlanan Yapay Zekâ ve Ekonomik Kalkınma raporunun akademik başdanışmanı olan Ufuk Akçiğit, bu gerçeği net bir dille ifade ediyor: Türkiye’nin yapay zekâ yatırımları OECD ortalamasının altında. İlk bakışta olumsuz gibi görünen bu tabloya Akçiğit farklı bir yerden bakıyor: “Bu bir fırsat. Atak yapabiliriz.”
Bu cümle, iktisat literatüründe köklü bir kavrama yaslanıyor: yaratıcı yıkım. Kavram, ilk kez Joseph Schumpeter tarafından 1942’de ortaya atıldı ve yeniliğin ekonomide aynı anda hem yıkım hem de yeni fırsatlar yarattığını anlatır. “Nerede o eski meslekler?” diye hayıflandığımız sürecin içindeyiz.
Akçiğit’in, Prof. John Van Reenen ile birlikte kaleme aldığı Yaratıcı Yıkım Ekonomisi, bugün yaşadığımız dönüşümü bu çerçevede ele alıyor. Kitap, inovasyonun yalnızca firmaları değil; ülkelerin kurumsal yapısını, üniversitelerini ve kalkınma stratejilerini de dönüştürdüğünü gösteriyor.
Yarış Çoktan Başladı
Akçiğit’in altını çizdiği nokta önemli: Yapay zekâ çağında kalkınma yarışının start düdüğü çoktan çaldı. Artık mesele sadece teknolojiyi kullanmak değil; oyunu kimin kuracağı. Çünkü yapay zekâ, henüz adını bile bilmediğimiz yeni pazarlar yaratırken, alışık olmadığımız kırılmaları ve krizleri de beraberinde getirecek. Böyle bir dünyada en pahalı strateji ise “bekle-gör”.
Bu noktada altyapı anlayışımızın da değişmesi gerekiyor. Yol, köprü, liman elbette önemli; ancak yeni çağın altyapısı dijital kapasite, hesaplama gücü, kurumsal çeviklik ve her şeyden önce veri. Akçiğit’in ifadesiyle, “yapay zekânın yakıtı veri”. Veriyle barışık olmayan bir ekonomi, bu teknolojide kalıcı başarı yakalayamaz.
İki Kutuplu Bir Dünya
Küresel manzaraya bakıldığında tablo giderek netleşiyor. ABD, Çin ve Hindistan yapay zekâda agresif ve dinamik bir çizgi izlerken; Avrupa daha temkinli, daha regülasyon ağırlıklı bir yol seçiyor. Bu da girişimcilik oranlarına yansıyor. Yapay zekâ “gençlik” isteyen bir alan ve genç firmalar bu teknolojiyi çok daha hızlı benimsiyor. Sonuç: Avrupa ile ABD–Çin–Hindistan hattı arasındaki makas açılıyor ve dünya giderek iki kutuplu bir yapıya evriliyor.
Türkiye İçin Sıçrama Penceresi
Peki Türkiye bu tabloda nerede duruyor? Akçiğit’e göre geç kalmış sayılmayız. Tam tersine, doğru hamlelerle sıçrama yapılabilecek bir eşiğin üzerindeyiz. Türkiye’nin genç nüfusu, akademik birikimi ve sektörel potansiyeli bu açıdan kritik.
Özellikle iki alan öne çıkıyor: sağlık ve tarım. Türkiye’de akademik araştırmaların yarıdan fazlası sağlık alanında yoğunlaşıyor. Bu, veri üretiminin yüksek olduğu ve yapay zekânın doğrudan değer yaratabileceği bir ekosistem demek. Tarımda ise geniş istihdam, büyük ölçek ve verimlilik ihtiyacı, yapay zekâ uygulamaları için güçlü bir zemin sunuyor.
Ancak bunun için cesur kararlar şart. Atıl kalmış yapıları “ne pahasına olursa olsun” ayakta tutmaya çalışmak, yaratıcı yıkımın ruhuna aykırı. Kapanması gerekenin kapanmasına izin vermek, yeni oluşumlara alan açmak gerekiyor. Üniversiteler bu sürecin kapısı; üniversite–sanayi işbirliği ise anahtarı.
Sonuç olarak, yapay zekâ çağında kalkınma bir bekleme oyunu değil, bir kurma oyunu. Türkiye bu oyunda seyirci kalabilir ya da kendi kurallarını yazabilir. Görünen o ki, doğru yatırımlar ve doğru mekanizmalarla bu dönem, orta gelir tuzağına sıkışmış ülkeler için gerçek bir “sıçrama penceresi” sunuyor. Mesele, o pencerenin önünde ne kadar cesur durabildiğimiz.

Yorumlar kapalı.