PANOPTİKON DEVLET: Biri bizi gözetliyor

Doç.Dr. Metin Meriç

 

Bir mimari tasarımla başlayan hikâyenin bugün cebimizde taşıdığımız telefonda devam edeceğini söyleselerdi kim inanırdı?
Ama oldu.
Bir zamanlar Bentham’ın kağıt üzerinde geliştirdiği Panoptikon yalnızca bir hapishane modeli değildi; bugün şehirlerin sokaklarında, devlet dairelerinde, şirket katlarında ve hatta evlerimizde sessizce yaşıyor. Hem de hiç fark etmeden, adım adım.

Panoptikon’un özü neydi?
Basit: Her zaman görülme ihtimali.
Gözetleme var mı, yok mu? Bilinmez.
Fakat bilinen bir şey vardır: Göz her an üzerimde olabilir.

Ve bu ihtimal, çoğu zaman gerçek gözetimin kendisinden daha güçlüdür.

Bentham’dan Foucault’ya uzanan yol: Hepimizin içinde bir gözetleyici var

Jeremy Bentham, 18. yüzyılda mahkûmların tek merkezden izlenebileceği bir hapishane hayal etti. Gardiyan görünmezdi, mahkûm ise her an izleniyor olabileceğini bilirdi. Fiziksel baskı değil, zihinsel baskı. Bugün bunun adı “içselleştirilmiş gözetim”.

Sonra Foucault çıktı sahneye.
Panoptikon’u bir binadan çıkarıp toplumsal bir düzene dönüştürdü.

Foucault dedi ki:

Artık iktidar sopa ile değil, bakış ile yönetiyor.

İtaat zorla değil, normalleştirilerek sağlanıyor. İnsanlar kontrol edildiğini bildikçe kendilerini otomatik olarak düzenliyor. Hapishane duvarı yok, gardiyan yok; ama bakış var. Kafamızın içinde.

Bugünün çalışanı iş yerindeki kamera yokken bile kameranın olup olmadığını düşünerek çalışıyor. Öğrenci sınavda başında hoca olmasa bile izleniyormuş gibi davranıyor. Çocuk odasında ekranı açık bırakırken bile bir uygulamanın dinleyip dinlemediğini düşünüyoruz.

Gözetim artık dıştan değil, içeriden işliyor.

Dijital çağ: Panoptikon güncelleme aldı. Artık versiyon 10.0’dayız

Akıllı telefonlar… Sosyal medya… Kartlı geçiş sistemleri…
GPS, yüz tanıma, büyük veri analitiği…

Eskiden gözetim için kule gerekiyordu, şimdi sadece Wi-Fi.

Evimizin salonunda akıllı TV, bileğimizde akıllı saat, cebimizde akıllı telefon…
Ne kadar akıllı? – Tartışılır.
Ama bizi izleme kapasitesi kesinlikle zeki.

Konum servisleri açık.
Arama geçmişi kaydediliyor.
Alışveriş tercihlerimiz reklam olarak karşımıza çıkıyor.
Adımlarımız sayılıyor. Uyku saatimiz ölçülüyor.

Ve en ironik olanı:
Bütün bunları biz gönüllü yapıyoruz.
Kayıt butonuna biz basıyoruz.
İzinleri biz veriyoruz.
Haberdar edilmeden değil; bilerek, isteyerek…

Panoptikon artık korkulan değil, sevilen bir göz.
Gözetim haz da üretiyor.
Beğeni sayısı dopamin oluyor.
Paylaştıkça görünür olmanın güç verdiği düşünülüyor.

Bu da bizi yeni soruya götürüyor:

Gözetim bizi kontrol mü ediyor, yoksa biz gözetimi mi tüketiyoruz?

Yeni çağın ikilemi: Güvenlik mi özgürlük mü?

Gözetim tamamen kötü müdür?
Hayır.

Sokak kameraları sayesinde pek çok suç aydınlatılıyor.
Çocuklar kaybolduğunda teknolojik izler hayat kurtarıyor.
Kamu kurumlarının şeffaflık talepleri artıyor.Fakat madalyonun diğer yüzü sert: Büyük veri skandalları akıllarda taze, Şirketler kullanıcı verilerini meta olarak satıyor, Devletler bazen güvenlik adına sınırı genişletebiliyor, İnsan mahremiyeti giderek “lüks” bir kavram hâline geliyor.

Gözetim kontrolsüzleştiğinde, özgürlük yavaşça geriye çekiliyor.

Özgürlük ile güvenlik arasındaki çizgi inceldikçe, Panoptikon büyüyor.

Bugün Panoptikon nerede? Biraz yakın çevreye bakalım…

Okullarda dijital yoklama, yüz tanıma giriş sistemleri.
İş yerlerinde performans algoritmaları, tuş vuruşu izleme yazılımları.
Evlerde sesli asistanlar, kameralar.
Sosyal medyada sürekli iz bırakan paylaşımlar…

Ve platform ekonomisi.
Yemek kuryesi, taksi sürücüsü, depocu…
Hepsi rota, hız, molası ile anlık takipte.
Davranışları puanlanıyor, görünmeyen bir sistem tarafından değerlendiriliyor.

Böyle bir dünyada soru yalnızca “izleniyor muyum?” değil.

Asıl soru:
Ben ne kadarını gönüllü sunuyorum?

Bütün bunların sonunda… Panoptikon bir tehdit mi yoksa fırsat mı?

İkisi de.

Panoptikon yalnızca gözetleyen bir göz değil, aynı zamanda demokratik şeffaflığın aracı da olabilir. Bentham’ın tasarısında vatandaş devleti izleyebilir, kötü yönetimi denetleyebilirdi. Belki de unuttuğumuz şey şu:

Gözetim tek yönlü olmak zorunda değil.

Eğer bilgi akışı çift yönlü olursa, panoptikon baskı değil; kamusal güven inşa eden bir mekanizma hâline gelebilir.

Ama bunun için:

  • Mahremiyet korunmalı
  • Veri toplama şeffaf olmalı
  • Gözetim gönüllülüğe dayanmalı
  • Denetleyen de denetlenebilir olmalı

Yoksa özgürlük adı altında kontrol, güvenlik adı altında baskı yeniden doğar. Tarih bunu defalarca bize gösterdi.

Bugün Panoptikon’u konuşmak aslında geleceğimizi konuşmak demek.
Çocuklarımız hangi dünyada yetişecek?
Verinin hükmettiği mi, yoksa vatandaşın denetlediği mi?
Göz bizi mi eğitiyor, yoksa biz gözü nasıl kullanacağımıza karar verebiliyor muyuz?

Bentham bir hapishane tasarladı, ama belki de farkında olmadan bir çağ başlattı.
Foucault o çağı analiz etti, biz ise içindeyiz.

Şimdi aynaya bakma zamanı.

Biz mi izliyoruz dünyayı, yoksa dünya mı bizi izliyor?
Ve daha önemlisi:
Bunun farkında olmak, özgürlüğümüz için yeterli mi?

 

Yorumlar kapalı.