
Prof. Dr. Nâmık AÇIKGÖZ
Postmodern romanların belirleyici özellikleri, kurgu, olay örgüsü, yapısı ve dili üzerinde yoğunlaşmaktadır. Klâsik romanların kronolojik olay örgüsü ve tabii betimlemeci dili yanında, postmodern romanlar, olay örgüsünde ayıklayıcı, eksiltici ve kesitçi; dilde de üst edebî dil yerine, zaman zaman fantezist bir anlayışa yönelmişlerdir. Özellikle olay örgüsündeki “ayıklayıcı ve kesitçi” anlayış, kurguyu doğrudan belirlemiştir. Buna bağlı olarak, klâsik romanda olay, çoğunlukla lineer (doğrusal çizgi) bir ilerleme gösterirken, postmodern romanda,okuyucunun zihninde kolayca tasarlayabileceği ayrıntıdan kaçılmıştır. Şüphesiz, bu özelliklerden bazıları, klâsik romanlarda da görülmektedir ama bir tavır ve iddia olarak belirginleşmesi, postmodern romanlarda ortaya çıkmış; teorisi postmodern romanların yazılmasıyla kurulmaya başlanmıştır.
1) SAFAHAT ROMAN MIDIR?
Safahat1 , birbirinden bağımsız şiirlerden oluşmuş gibi görünse de, bütün metinler bir arada düşünüldüğünde, 1900 ilâ 1930 arası yaşananların bir panoraması olduğu görülecektir. Gerek tahkiyevî metinlerinde ve gerekse durum tasvirlerinde işlenen konular 30 yılın kesitleridir.Safahat’a Yapı, Biçim, İçerik ve Kişiler olarak bakıldığında, her metnin zihniyet ve tema olarak birbirleriyle ilişkili olduğu görülecektir.
A) Yapı: Safahat, kelime olarak “safhalar, aşamalar, kesitler” demek olduğundan ve kitabın, daha adında, bir bütünün parçalarını anlatacağına işaret olmasından anlaşılmaktadır ki Akif, bir dönemi anlatacak ama bu dönemi normal bir kronolojik sıralamayla değil de, kesit kesit (parçalılık) anlatan bir kurgulama yolunu tercih edecektir. 41 hikâyeyi içeren Safahat’ın ilk kitabı 1911’de yayınlanmış ve bu hikâyelerde, Akif, dibâce mahiyetindeki beyitlerinde, şiir anlayışını ifade ettikten sonra, Fatih Camii başlıklı hikâyesinde, 8 yaşındayken, babasıyla gittiği bir sabah namazını anlatır. Önce, bir geceden sabaha geçiş tasviri yapar ve ardından, sabah namazı kılışını anlatır. Bu hatıra-hikâye, herhangi bir sürpriz sonuçla bitmez. Akif’in böyle bir endişesi yoktur çünkü. Bu metinde betimleme ve olay vardır ama Akif, betimlemeyi de olayı da, düşüncelerini anlatmak için bir vesile addederek kurar metnini.Akif’in manzum hikâyeleri, Çehov tarzında “durum hikâyeleri”dir. O durumları tasvir eder ve okuyucuyu, tasvir eden durumla etkilemeye çalışır. Küfe, Köse İmam, Seyfi Baba Koca Karı ile Ömer, Mahalle Kahvesi, Hasır gibi doğrudan tahkiyevî metinlerinde olaylar tasvir edilirken, Ezanlar, Cânân Yurdu, Gece, Hüsran, Şark, Alınlar Terlemeli gibi şiirler, olaysız durum tasviri ve bu tasvirlerden ders çıkarılması amacını güden metinlerdir.
Safahat’ta, Akif’in kurguladığı anlatılardan başka, zaman zaman ya bağımsız olarak zikredilen halk fıkraları veya dinî anekdotlar yer alır. Koca Karı ile Ömer, Dirvas, Ressam Haklı gibi anlatılar, eski mensur metinlerin, şiir diliyle yeniden kurgulanmasıdır. Bir anlatının içinde “alt metin” olarak yer alan eski anlatılar da bulunur. Durmayalım’da, Sadi’den alınan bir hikâye; Vaiz Kürsü’de şiirinde Ebu Ubeyd-Hz. Ömer hikâyesi, Berlin Hatıraları’nda,kalender tipinin gömlek yıkama fıkrası ve arkasından “ateh getirme” fıkrası gibi anlatılar, Safahat’ta “alt metin” olarak yer alır. Akif, alt metinleriyle geleneğe ve toplumsal hafızaya başvurur. Tarihî olanı yeniden yazmakla Akif, klasik ve modern tavrın dışında, post-modern bir tavır sergiler.
B) Biçim: Tahkiyevî metinlerinin başında, zaman zaman muhtelif nazım şekilleri de kullanarak bakış açısını ve tezini belirler; ondan sonra hikâyeye geçere ve hikâyesini mesnevi şeklinde yazar. Baştaki bu kısımlar, kasidedeki nesip-teşbib bölümlerini andırır ama yapı ve içerik itibariyle nesip-teşbibten ayrılır. Aynı metinde nazım şekli değişikliği yapmasıyla geleneksel yapıyı kırdığı, yeni bir yapı özelliği gösterdiği görülür. İstiğrak şiiri ve benzerleri bun a örnek teşkil etmektedir.
Akif elbette şâirdir ama aynı zamanda bilinçli bir tercih sonucu, hikâyecidir de. O, hikâyenin dilini şiire yükseltmiştir. Akif, hikâyelerini manzum yazmıştır. Çünkü onu besleyen gelenek, sözlü kültürde sürekliliğin “ezberleme”ye dayandığının bilindiği bir gelenekti ve Akif manzum metinlerin, gerek ritm ve gerekse ahenklerinin verdiği imkânla, ezberlenmeye müsait olduğunun farkındaydı. Bu yüzden hikâyelerini manzum olarak yazdı. Akif’in yazdıkları bugün dillerde en yaygın olan beyitler ise, bunun sebebi, metinlerin manzum olmasıdır. Bunlar manzum olmasaydı, ezberlerde ve dillerde olamazdı. Hangi romandan kaç cümle biliyoruz ezbere? İlk bakışta hikâye özelliği göstermediği zannedilen metinlerinde bile Akif, işlediği konuya fikirlerini bindirerek, devrin bir özelliğini veya kendi düşüncesini, betimlemeci bir anlayışla verdiğinden, bu tür metinleri de genel olarak “anlatı” diye belirlemek gerekir. Mesela Ezanlar başlıklı metinde, önce ezanla ilgili tespitlerde bulunduktan sonra, bir sabah ezanı anını tasvir eder ki bu bir durum hikâyesidir ve bir tür “çok kısa hikâye”dir.
C) İçerik: Safahat’ta, içerik ile bakış açısı örtüşmektedir. Her ikisi de, Safahat’ı, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında yaşanan toplumsal meselelerin tespitini ve çözüm tekliflerini içeren bir metin hâline getirir. Akif, yaşanan olumsuzlukları ve çözüm yollarını ifade ederken merkeze “câmi”yi koyar. Terminolojisinin tamamı “cami” merkezli olduğu gibi,metinlerinin merkezinde de “cami” yer alır.Birbirinden bağımsız gibi görülen “olay tasvirli metinler”inde de, “durum tasvirli metinler”inde de Akif, toplumsal kurtuluş reçetesi sunar. Meselâ, Fatih Camii, Süleymaniye Kürsüsünde, Fatih Kürsüsünde, Said Paşa İmamı, gibi metinler, Akif’in durum tespiti ve çözüm teklifleri yaptığı metinlerdir. Akif bu metinlerde anlatıcı, gözlemci ve yorumlayıcı; hatta
çözüm teklif edici kahraman rolündedir.
Akif’in, El-Uksur’da başlıklı hatıra-hikâyesinde dikkati çeken bir özellik vardır. Pek çok metinde, nötr bir tavırla ironik bir dil kullanan Akif, “gülen insan” portresini bu hikayede uzun uzun verir. Başta, hikâyedeki herkesin güldüğü tasvir edilir. Bu kısım, tüm Safahat’ın gülme içeren en yoğun kısmıdır. Okuyucu, burada, öfkeli veya üzgün Akif yerine gülümseyen bir Akif’le karşılaştığını zanneder ama Akif, bu kısımdaki gülümsemeyi/gülmeyi, kendi ağlamasının kontrastı olarak kullanır. Çünkü gülen insanları anlattıktan sonra, kendi ağlamasını anlatacaktır.
Akif, imanî açıdan bir bütünlük arz ederse de, “ilerlemecilik”ve “asrîlik” yönüyle pozitivist biridir. Osmanlıya olan hasımlığından dolayı Batı’yı ve medeni olmayı “dişli canavar” olarak tavsif eden Akif, Batı’nın fennini ve san’atini almayı tavsiye ederek pozitivist bir tavır sergiler.. Akif, özellikle fenni (teknik) ilerlemeciliğiyle pozitivisttir. Bunu hem hikâye kahramanlarına (anlatıcı kahraman-vaizler) söyletir; hem de kendisi söyler
D) Kişiler: Birbirinden bağımsız gibi görünse de Akif’in tahkiyevî metinlerine yansıyan tip ve karakterler, aynı dönemin farklı kesitlerini temsil ederler. Köse İmam, Küfe, Hasta,Seyfi Baba, Kör Neyzen, Hasır, Derviş Ahmed, Said Paşa İmamı, Geçinme Belası, Ahret Yolu gibi birer bağımsız hikâye olarak kurgulanan metinlerde ela alınan tipler, birbirleriyle ilgisiz ama yaşadıklarıyla, dönemi yansıtan tiplerdir.
Akif, bazı şiirlerinde, birinci tekil şahıs olarak ve anlatıcı-kahraman kimliğiyle yer alır. Kahramanın yaptığı, gözlemlemek ve yorumlamaktır. Hicran, Secde, Hz. Peygamberin doğumunu anlattığı Bir Gece gibi şiirler buna örnek olarak verilebilir. Safahat’ın 7 kitabında da, Akif ana kahraman olarak yer alır. Âdeta, hem bağımsız şirrleri ve hem de 7 kitabı birleştiren “zihniyet kişisi” Akif’tir ve bu özelliğiyle Akif, Safahat romanının baş kahramanıdır.
Fatih Kürsüsünde başlıklı şiirinde Akif, devrin tipolojik eleştirisini de yapar. Bu şiirde,“umursamaz”, “hayata küsmüş”, “züppe” ve “sefahate düşkün” olmak üzere 4 tipi tasvir eder.Bu tipler, dönemin asalaklarıdır.Safahat’ta, Alınlar Terlemeli ve Umar mıydın? şiirlerinden de olduğu gibi, zaman zaman ikinci tekil şahıslara hitap edildiği olur. İstiklal Marşı’nda da aynı hitabı yapan Akif için ikinci tekil şahıs kullanımları, birer metafor olup kasdedilen bilinen bir kişi değil, toplumun tamamıdır.
2) SAFAHAT’TA POSTMODERNİTE
Mehmet Akif, metinlerinde, gelenekten yararlanmış ama onu olduğu gibi taklit etmemiştir. Yaşadığı dönem itibariyle, çağdaşları gibi Batı’dan tür ve şekil alması gerekirken, onu da yapmamıştır. Bu, nev’-i şahsına münhasır bir tavır olarak, ön-postmodernite’nin habercisi bir olgudur.
A) Şekilde farklılaşma ve ön-postmodernite
Akif, metinlerinde, gelenek karşısında farklılaşmış; modernite karşısında da teslimiyetçi ve taklitçi bir tavır sergilememiştir. Onun bazı tahkiyevî metinlerinde klasik, kaside ve gazel şekilleri ile mesnevî tür ve şekli görülmez. Mesela İstibdat şiirinde, metnin başında 6,Ezanlar’ın başında 7 bentlik bir muhammes yer alır; mesneviye sonra geçilir. Cânân Yurdu şiirinde, 21 beyitlik mesnevi yer alırken, 22. beyitten itibaren 6’lı, 4’lü ve 5’li bentler yer alırken, Âmin Alayı metninde, ilk dört mısraı ab ab kafiyeli, son üç mısraı ccc kafiyeli müsebba (Yedili) metin olup son iki beyti mesnevi şeklinde yazılmıştır. İstiğrak şiirinde, asıl hikâyeye geçilmeden önce, mesnevi şeklinde yazılmış 16 beyitlik bir kısım vardır. Bu kısımda, Akif,sanki bir kasidenin nesip-teşbip kısmını yazar gibidir ama muhteva nesip-teşbibe uymamaktadır.
Bu tür metinlerinde Akif, gelenekten farklılaşmış; ancak çağdaşlarından ayrılarak moderniteden şiir türü de almamıştır. Akif’in bu tür metinleri, ne tam mesnevidir, ne kaside, ne terkib-i bend veya terci-i bendir. Bu tür bir şekil kurgulaması, tamamen Akif’e özgü bir kurgulamadır. Akif, metin yapısında, gelenekten farklılaşıp moderniteye de teslim olmayarak, daha sonra moderniteye tepki şeklinde ortaya çıkacak olan ön-postmodernist bir tavır geliştirmiştir. Metinlerinde, geleneğin ve modernitenin standartlaşma dayatmasına direnen Akif için,metnini şeklinin önemi yoktur. Onun için metin “araçsal” bir olgu olup aslolan iletilen mesajdır. Klasik tarz, tahkiyeyi mesnevî şeklinde dayatırken, modernite, yaptığı tanımlama ile roman şeklini dayatır. Akif her ikisine de aldırmaz. Tercihini modern tür ve şekillerden yana rahatça kullanabilecek bir birikime sahip olan ve aynı zamanda çapın da dayatması karşısında Akif’in, bunları tercih etmemesi de, ön-postmodernite’nin ilk örmeklerini göstermesi bakımından önemlidir.
B) Yapıda ön-postmodernite
Safahat, bir bütün olarak okunduğunda, çoğu zaman olayların anlatılması, bazen durum tahlillerinin yapılması, bazen de monolog şekillerinde kurgulanan, parça parça metinler gibi görülür. Durum tahlillerinde de, monologlarda da, Akif, dönemle ilgili sosyal değerlendirmelerde bulunarak, modern roman çizgilerinin dışına çıkar. Bu açıdan Akif’in metinleri, ilk örneği Nietzche’de görülen “parçacı” anlayışa benzer ve bu parçalar, okuyucunun karşısına, dönemin karakterini yansıtan kesitler olarak çıkar. Bu, bir tür “parça”nın verilerek “bütünün” hissettirilmesidir.
C) Dilde ön-postmodernite
Akif, şiirlerinin tamamına yayılmış vecizelerle, postmodernitenin belirgin hususlarından biri olan “aforizmatik dil” örneği sergilemiştir. Dillere pelesenk olan bu beyitlerin yanı sıra, Akif, Safahat’ın tamamında, klasik hikmet anlayışının tezahürü olan aforizmatik ifadeleri bol bol kullanmıştır.
Bunların bazıları şunlardır:
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkiyle bilin
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için
Girmeden bir millete tefrika düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez
Şimdi Allah’a söver… Sonra biraz bol para ver:
Hiç utanmaz, Protestanlara Zangoçluk eder
Medeniyyet denilen maskara maymunu görün
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!…
Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır
Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;
Bu yol Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz
Değil mi sînede birdir vuran yürek… Yılmaz!…
Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cephe sarsılmaz
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım
Yâ Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
Mahşerde mi yoksa bîçârelerin felâhı
Kaç hakîkî Müslüman gördümse hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem ammâ, gâlibâ göklerdedir
Doğrudan doğruya Kur’andan alıp ilhâmı
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı
“Târih”i “tekerrür” diye târif ediyorlar
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Akif, edebî üst dil yerine, zaman zaman halk ağzı ve argo kelimeler de kullanmakla,okuyucuda dil seviyesi farklılığı yaratır. Bu tavrıyla Akif, tabiri caizse, “aristokrat edebiyat dili”nin yanı sıra beklenmeyen sokak dilini kullanmakla, dilde postmodernite örneği sergilemiştir. Fatih Kürsüsünde’nin “İki Arkadaş fatih Yolunda” kısmında, yürüyerek Camiye giden iki kültürlü adamdan beklenen aristokratik konuşmada yer alan ifadeler, Akif’in edebiyat dilindeki kırılmaları gösterir:
“Dayan o yanki başından Ömer! Tutundu Memiş!” mısraındaki “o yanki başından” ve “tutundu” kullanımı, sokak dilinin metne yansımasıdır.
“Sabahleyin yine bir hayli nükte fırlattın!”
Mısraındaki “nükte fırlatmak”;
“Bu i’tirâzı niçin salladın muhâkemesiz?”
Mısraındaki “muhakemesiz sallamak”;
“Hidâyete erdi mi? Hah, şöyle… Âferin su kuşu”
Mısraındaki “su kuşu”;
“Tıpış tıpış gidelim, haydi gir şu sağ koluma”
Mısraındaki “tıpış tıpış gitmek”;
“ ‘Sıkılmadan’ diye bir nükte salladın… Lâkin”
Mısraındaki “nükte sallamak”;
Berlin Hatıraları’ndaki,
“Yok öyle heybeye dirsek verip ımızganmak”
“Dolaş semaları artık düşünde yelyepelek”
“Bıcık bıcık olacakken takır takırdı”
“Ne olsa ‘pat’ diye bir kere… Hay alık kelebek…”
Mısralarındaki “ımızganmak, yelyepelek, bıcık bıcık, hay alık kelebek” kullanımları, bunun
örneklerindendir. Benzer kullanımlar, Asım’daki
“Geldi bir başka gâvurcuk, dedi: ‘Cengiz’le ayol”
“Ne kolay!… sa’y-i medîd ister ayol, sa’y-ı medîd!”
“Sen ki hürriyet için nefyolunurdun, a tirit”
“Ya deniz?… Hiç dibi yokmuş bu işin… Ört ki ölem!”
mısralarındaki “ayol, a tirit, ört ki ölem” gibi kelimelerde de görülür.
Akif’in dilde farklılaşma örneklerinden birisi de, bazı metinlerin baş taraflarında yer alan kısımlarda, asıl hikâyeden farklı bir dil kullandığı yerlerde görülür. Akif burada, hikâyeden bağımsız bir anlayış ve dil kullanarak, esas hikâye metnine göre, fantezist bir tavır takınır.
D) Metin içinde eski kıssalar
Bağımsız halk fıkrası veya dini kıssa anlatmakla beraber, bazı hikâyelerinin içinde, geleneksel fıkralar da yer alır. Bu da postmodernitenin geleneğe dönme ve gelenekle iç içe olma tekniğine bir örnektir.Mesela “Ressam Haklı” kıssasını klasik gelenekten alan Akif, bu kıssayı metninin içinde uygun bir şekilde alt metin olarak anlatır:
Bir zaman vardı ya târîh-i mukaddes modası…
Yeni yaptırdığı köşkün büyücek bir odası,
Mutlaka eski tesâvîr ile ziynetlensin,
Diye, ressam aratır hayli zaman bir zengin.
Biri peydâ olarak, “Ben yaparım” der, kolunu
Sıvayıp akşama varmaz, sekiz arşın salonu
Sıvar amma ne sıvar! Sâhibi der:
– Usta, bu ne?
Kıpkızıl bir boya çektin odanın her yerine!
– Bu resim, askeri basmakta iken Fir’avn’ın ,
Bahr-i Ahmer yarılıp geçmesidir Mûsâ’nın.
– Hani Mûsâ be adam?
– Çıkmış efendim karaya…
– Fir’avun nerde?
– Boğulmuş.
– Ya bu kan rengi boya?
– Bahr-i Ahmer ay efendim, yeşil olmaz ya bu da!
– Çok güzel levha imiş! Doğrusu şenlendi oda!
(Safahat, s.122)
Vaiz Kürsü’de kısmında Akif, zayıf tilkinin arslanın artığıyla beslenmesinden hareketle,kaderci bir anlayışa kapılan bir kalenderin düştüğü hatayı Sa’dî’den naklettiği ibretlik bir kıssa
olarak nakleder:
Senin şu hâlini Sa’dî ne hoş hikâye eder…
İşittiğin olacaktır ya… Neyse, dinleyiver:
Kalenderin biri köyden sabahleyin fırlar,
Arar nasîbini; avdette kırda akşamlar.
Fakat güneş batarak, ortalık karardıkça,
Görür ki: Yerde yatılmaz, hemen çıkar ağaca.
Herif ağaçta iken bir iniltidir işitir…
Bakar ki: Bir kötürüm tilkinin yanık sesidir.
Zavallı, pösteki olmuş, bacak yok işleyecek;
Boğazsa işlemek ister… Ne yapsın… İnleyecek!
Biraz geçince, kavî dişlerinde bir ceylân,
İner yakındaki vâdîye karşıdan arslan.
Yukarda çıkmaz olur, şimdi, yolcunun nefesi;
Tabîatiyle durur hastanın da inlemesi!
Yiyip şikârını arslan, dalınca ormanına;
Sürüklenir, yanaşır tilki sofranın yanına;
Doyar efendisinin artığıyla, sonra yatar.
Herif düşünmeye başlar eder de hâle nazar:
“Cenâb-ı Hak ne kadar merhametli, görmeli ki:
Açım! demekle amel-mânde bir topal tilki,
Ayağına gönderiyor rızkın en mükemmelini…
O halde çekmeli insan çalışmadan elini.
Değer mi koşmaya akşam, sabah, yalan dünyâ?
Dolaşmayan dolaşandan akıllı… Gördün ya:
Horul horul uyuyor kahbe tilki, senden tok!
Tevekkül etmeli öyleyse şimdiden tezi yok.
Yazık bu âna kadar çektiğim sıkıntılara!..”
Sabah olunca, herif dağ başında bir mağara
Tasarlayıp, ebedî i’tikâfa niyyet eder.
Birinci gün bakınır: Yok ne bir gelir, ne gider!
İkinci gün basar açlık, erir erir süzülür;
Üçüncü gün uyuşuk bir sinek olur, büzülür.
Ölüm mü, uyku mu, her neyse âkıbet uzanır;
Fakat işittiği bir sesle silkinir, uyanır:
“Dolaş da yırtıcı arslan kesil, behey miskin!
Niçin yatıp, kötürüm tilki olmak istersin?
Elin, kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak!
Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak.”
(Safahat s.249-250)
Akif, Safahat’ın muftelif bölüm ve kısımlarında, anlatılan konunun etkisini daha da arttırmak üzere, klasik gelenekten bazı kıssaları aktarmıştır2
.
E) Bilinç parçalanması: Akif, şüphesiz bir iman adamıdır ve Safahat’ın tamamına bunu yansıtmıştır. Fakat Akif, bu iman sağlamlığının yanında, zaman zaman bireysel ve toplumsal
planda bilinç parçalanmasına uğrar.Hakkın Sesleri’nde, imanî yönü güçlü olan Akif’in isyankâr tavrı öne çıkar. Yaşanan olumsuzluklar karşısında, o imanı güçlü adam, kimileyin ümitsizliğe düşer. Oysa mü’min birinin ümitsizliğe düşmeyeceğini Akif de çok iyi bilmektedir ama yaşanan olaylar, bazen şairi,kahır ve sitemin sınırlarını zorlamaya ve hatta, bir Müslüman için imkansız olan isyana sürükler. Aşağıdaki beyitler, Akif’teki bilinç parçalanmasının bireysel örnekleridir:
Tecellî etmedin bir kerrei Allah’ım , cemâlinle
Şu üç yüz elli milyon rûhu öldürdün celâlinle
Nûr istiyoruz… Sen bize yangın gönderiyorsun
“Yandık!” diyoruz… Boğmağa kan gönderiyorsun
Mâdâm ki, ey adl-i İlâhî yakacaktın…
Yaksaydın a mel’ûnları… Tuttun bizi yaktın!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî?
Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlâhî!
Akif, kurtuluşu için çözüm ürettiği toplumla da ters düşen bir bilince sahiptir. Şiirlerinin çoğunda, İslamiyet’i hakkıyla yaşamayan, Kur’an’ı anlamayan insanlardan oluşan toplumla da
ayrışır Akif. Şu beyitlerde, Akif, davasını güttüğü insanların bilinç alanının dışına çıkarak toplumla çelişir.
Kaç hakîkî Müslüman gördümse hep makberdedir
Müslümanlık, bilmem amma, gâliba göklerdedir
***
İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkiyle bilin
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için
***
Kendi sağlam… Hissi ölmüş, rûhu ölmüş milletin!
İşte en korkuncu hüsrânın, helâkin, heybetin!
***
Tevekkülün hele mânâsı hiç de öyle değil.
Yazık ki: Beyni örümcekli bir yığın câhil,
Nihâyet oynayarak dîne en rezîl oyunu;
Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hâle onu!
Akif, yaman çelişkilerinden birini de “asrileşmek” ve “medeniyet” çelişkisinde yaşar.
Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini
Veriniz hem de mesâînize son sür’atini
Çünkü kâbil değil artık yaşamak bunlarsız
diyen Akif, Batı bilgi seviyesini yüceltirken; öbür yandan, saldırgan tavrından dolayı Batı medeniyetini, “canavar” olarak niteler:
“Medeniyyet denilen vahşete lânetler eder
Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler
“Medeniyet” denilen maskara mahlûku görün
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!
“Medeniyyet” size çoktan beridir diş biliyor;
Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor.
Nerde –gösterdiği vahşetle “Bu bir Avrupalı”
Dedirir- yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa gelmiş. Açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
“Medeniyyet” denilen kahpe, hakîkat yüzsüz
İstiklal Marşı’nda,
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar
Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar
diyerek, Avrupa medeniyetini olumsuzlayan Akif, “Garb” ve “asrîlik” ile medeniyet konusunda, yaşadığı çelişki ile bir bilinç parçalanması yaşar.
F) Kesitçilik ve anlatma şekli: Yukarıda da belirtildiği gibi, Safahat, 1900 ilâ 1930 arası Osmanlı ve Türkiye insanını, safhalar/kesitler hâlinde anlatır. Bu tavır, Nietzsche’de ilk örnekleri görülen ve postmodernitenin habercisi olarak kabul edilen “parçacı anlatım”a benzer.Akif, topluma vermek istediği mesajı, bir kahramanın ağzından verirken, tahkiye geleneğinin dışına çıkar. Bu anlatımlarında Akif, nutuk benzeri bir hitap veya fikir yazısı içeriğini kullanır.
Akif için şiir de hikâye de bir araçtır. Onun amacı fikirlerini topluma iletmektir. Yani, Akif’te esas olan fikirdir; metnin şekli değil. Bu yönüyle de Akif, Safahat’ta postmodern bir tavır sergiler.
G) Gelenek dışılığı: Akif, Doğu metinlerini de Batı metinlerini de bilen bir şahsiyettir ama şekilde tercih ettiği yol, Doğu’nun devamı değildir ama öbür taraftan da çok iyi bildiği Batı’yı taklit değildir. Metinler, ne kaside ve mesnevidir; ne de modern romandır. Akif,Safahat’ıyla ne sadece Doğulu ve ne de sadece Batılıdır. O, düşünce silsilesi itibâriyle Doğulu ama zihniyet itibâriyle Batılı olan terkipçi bir aydındır. Safahat, bu terkipçi zihniyetin eseridir.
SONUÇ
Safahat’taki bölümler ve başlıklarıyla verilen hikâyelerin her biri kendi içlerinde bir bütünlüğü olan metinler olarak görülürlerse de bu bölümler ve hikâyeler bir bütün hâlinde ele alındığında 1900-1930 arası Osmanlı ve erken cumhuriyet döneminden kesitlerdir. Birbirinden farklı yerlede ve zamanlarda da cereyan ettiği söylense de vak’alar bir araya getirildiğinde yıllık bir toplumsal değerlendirme söz konusudur. Safahat’taki şiirleri, zikredilen vak’alar ve muhtelif kesitler itibâriyle kronolojik sıraya konduğunda ve durum tespiti yapılan şiirler de anlatıcının görüşleri olarak kabul edildiğinde, şiirlerin tamamı, organik olarak birbirine bağlanırsa, bir roman hüviyeti gösterir ve böylece Safahat bir dönem romanı olarak okunabilir. Elbette bu roman, klasik roman geleneğinden çok farklılaşmış bir romandır. Bir kere Safahat’ta,modern roman nesir anlatma tekniği değil, manzum anlatma tekniği kullanılmıştır. Mehmet Akif, roman tekniğini çok iyi bilen bir edebî şahsiyet olarak, metnini nesir tekniği ile yazabilirdi ama o nesir tekniğini değil, nazım tekniğini tercih ederek şahsî bir tavır geliştirmiştir.Akif, istese Safahat’ı klasik mesnevi tekniğiyle yazabilirdi. Nitekim Safahat’ta büyük ölçüde mesnevi nazım tekniği kullanılmıştır ama zaman zaman bu teknikten uzaklaşılıp bend tekniğinin de kullanıldığı görülür.
Safahat’ta, modernitenin pek iltifat etmediği klasik gelenekler kullanılmış ve hatta pek çok kıssa nakletmekten uzak durulmamıştır.Akif, Müslümanları eleştiren en etkili Müslüman olarak, bir bilinç parçalanması örneğidir. Akif’ten önce de sonra, hiçbir edebî şahsiyet, Müslümanları onun kadar şiddetli ve etkili eleştirmemiştir. Akif, idealize ettiği kitleyi eleştiren bir şahsiyet olarak Türk edebiyatının ilk postmodern tavrını sergilemiştir. Yukarda izah edilen teknik özellikleriyle de Mehmet Akif Ersoy, ön postmodern bir roman yazarı olarak görülmelidir. Kısaca ifade etmek gerekirse, Akif, şekil, yapı, dil, bilinç parçalanması, kesitçilik/parçacılık ve gelenek dışılık açılarından, postmoderniteyi müjdeleyen bir önpostmodernist olduğunu söylemek mümkündür.
____________________________
*) Prof. Dr. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyat
Bölümü, MUĞLA
1) Bu çalışmada Safahat’ın şu yayımı kullanılmıştır: Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Akvaryum
Yayınevi, İstanbul 2006.
2) Kıssaların geçtiği yerler: Durmayalım’da Sa’dî’den bir kıssa (s.21); Koca Karı ile Ömer
(s.85-91); Vaiz Kürsüde kısmında Ebu Ubeyd kıssası (s. 245-247), odunla dövülen köylü
kıssası (s.264) Hatıralar’da ot yemekten vazgeçmeyen eşeğin kurda yem oluşu (s. 289);
Berlin hatıraları’da gömleği kirli kalenderle ateh getiren baba kıssası (s.307); Âsım’da vali
yapılan deli kıssası (s.367-370), Acemi kaptan kıssaları (s.381, 382), maskara vaiz kıssası
(s. 385), bekçinin hırsız yakalaması kıssası (s.395); Vahdet’te Hızeyfetü’l- Adevî kıssası
(s. 463-464); Hüsam Efendi Hoca (s. 473


Yorumlar kapalı.